Son 1 ayda 10’dan fazla uçtuk, 10’dan fazla şehir gezdik ve onlar yüzünden blogu boşlayıverdik.
Geç olsun dolu dolu olsun diyerek; yazı-fotoğraf-video bombardımanına başlıyoruz.
İlk olarak karşınızda Los Angeles’ın olmazsa olmazı, Universal Stüdyoları!

Böyle beton yığını durduğuna bakmayın; Universal Stüdyoları tüm dünyada dağıtımı yapılan filmlerin, dizilerin çekildiği dev platolardan oluşmasının yanı sıra, bu işin arka planını merak eden ziyaretçilere yönelik dev bir eğlence parkını da içinde barındıran bir kompleks. Büyüklere oyuncaklar diye tabir edebileceğimiz bu parkta gerçekten de başka hiçbir yerde yaşayamayacağınız deneyimler yaşamanız muhtemel. Hele de film dünyasına az buçuk meraklı ya da bizim gibi sinema/reklam dünyası mensubu iseniz, bu deneyimler hayret vericiliğin ötesinde moral bozucu da olabiliyor.
Sebebine sonra geliriz diyerek eğlence diyarına ilk adımımızı atalım…

Stüdyoların girişinde uzun bir kırmızı halı karşılıyor bizi. Sanki az evvel limuzinden inmiş Angelina ve Brad edasıyla birkaç fotoğraf çektiriyoruz. (Fotoğrafları buraya koyardık ama Angie ve Brad’in moralini bozmak istemeyiz)
Sonrasında gişede oluşan kuyruğun, içerdeki her aktiviteye sirayet ettiğini fark ediyoruz. Her atraksiyon için dakikalarca beklemektense VIP bilet alarak, 6 saat içinde her yeri görebileceğimizi öğrenince cüzdanlara davranıyoruz. Artık kendimize has bir rehberimiz ve değişik milletlerden gelerek voltranı oluşturmuş 15 kişilik bir gurubumuz var.

İlk durağımız, dünyanın en uzun ikinci yürüyen merdivenlerinden inmek suretiyle (ki yaklaşık 10 dakika sürüyor bu iniş) vardığımız oyun parkı alanı. Burada Mumya, Transformers ve Jurassic Park ile haşır neşir olduğumuz bol çalkantılı, ıslanmalı, çığlıklı ve tırsmalı bir macera bekliyor bizi.
Önce Mumya filmi dekorundan bozma bir tünele girip, ani hareketlerle alttan coşkuyu veren bir trene biniyoruz. Ayağımızın altında dolanan sürüngenleri hissetmemiz dışında bir enteresanlığı olmayan bu oyuncak, bize çok daha matah gelmiyor. (Arda’nın çığlıkları da bu yüzden zaten, ne kadar da sıradan bir şey demek istercesine bağırıyor tünel boyunca)

Ancak sonra girdiğimiz tünel bizi bir anda Transformers dünyasının içine sokuyor.
4 boyutlu karanlık ve robotik bir evrende, içine oturduğumuz Transformers aracı süratle hareket ederken, önümüzde savaşan devlerin kopan parçaları kafamızın üzerinden geçiyor. New York sokaklarında kıyasıya dövüşen iki dev robotun arasında kalarak ne halt edeceğimizi şaşırıyoruz. Gökdelenlerden düşüp, ofis binalarının camından içeri dalıyor, kâh tırların altında kalıp kâh gökyüzüne doğru savruluyoruz…
Dışardan bakınca sallanan bir araçta, üstümüze su ve duman püskürtülerek 3 boyutlu görüntüleri seyrediyor gibi görünebiliriz ama biz Transformers’ımız ile dünyayı kurtardığımıza eminiz.
Sırf bu Transformers deneyimi için bile Universal Studios’a gelmeye ve ödenen paraya değer diye düşünüyoruz.

Jurassic Park’a giriş ise suyun içinde ilerleyen küçük bir botta başlıyor. Otlanmakta olan bir dinozorun kafasını kaldırıp bize bakması ve fondaki müziğin de etkisiyle hakikaten de filmin içinde buluyoruz kendimizi. Ama asıl hikaye bir tepeye tırmandıktan sonra botun tepetaklak aşağı düşmesi…

Süratle suya çakılırken üzerimizdeki yağmurluklara rağmen sırılsıklam oluyoruz. Sıcak havada bu soğuk duş bizi kendimize getirirken düşme anında çekilmiş fotoğraflarımızı ise görmek dahi istemiyoruz.

Yürüyen meridevenleri gerisin geriye tırmanıyoruz ve yeni durağımız Krustyland!
Homer Simpson ve ailesiyle birlikte 15 dakikalık bir yolculuğa çıkıyoruz. Roller Coaster’dan aşağı tepetaklak çakılıp kötü palyaçonun eline düşüyoruz. Bu arada Simpson ailesinin en küçük ferdi Maggie’nin gırtlağına girip çıkarken ortama yayılan bebek pudrası kokusunu hissediyoruz. Çığlıkların en heyecanlı yerinde aletin bozulmasıyla, aslında beyaz bir oval duvara bakmakta olduğumuzu idrak edince, hevesimiz de çığlığımızda kursağımızda kalıyor…
Bu atraksiyonları tamamladıktan sonra sıra Universal Stüdyoların asıl kısmını yani çekimlerin yapıldığı platoları görmeye geliyor.
Her ikimiz de setlerde sıkça bulunduğumuz için bu kısım bizim için enteresan olmayabilir havasındayız ancak stüdyolara girerken gördüğümüz itfaiye departmanıyla fikrimiz hızla değişiyor. Kendilerine ait hastane, itfaiye ve polis departmanı bulunan stüdyolar bizim bugüne kadar gördüğümüz bütün platoların toplamından daha büyük…
Tur rehberimiz makinelerimizi hazırlamamızı her an bir ünlü görebileceğimizi söyleyerek adrenalini yükseltmeye çalışsa da tur boyunca görüp görebildiğimiz tek ünlü King Kong oluyor. (Evren onun büyük fanı olduğu için gayet mutlu, o ayrı)
Parenthood adlı dizinin çekildiği dekoru gezerken ister istemez bir kıskançlık ve çekememezlik içinde buluyoruz kendimizi. Türkiye’de yeni başlayan bir dizi için böylesi bir dekor yapıldığını, sonra dizinin 3 bölümde kalktığını düşünmek bile sinir bozucu.

Dekoru gerçek bir evden ayırmanın imkanı yok. Kamera hareketine imkan verebilmek için hareket eden duvarları, genişleyip daralan sütunları, kamera açısına göre açılıp kapanan tavanları, yansımaları önlemek için hafif bir eğimle monte edilmiş camları ve içinde gerçekten bir aile yaşıyor dedirtecek kadar ince düşünülmüş aksesuarları gördükçe, aklımızdan yurdumuz dizileri geçiyor.

Burada tamamen ses geçirmez bir platoda, ekibin ve yönetmenin her şeyi kontrol altına alabildiği koşullar sağlanmış. Kimse mekan sahibinden mobilyaları kıpırdatmak için izin almak, uçak geçti, simitçi geçti diye sahneyi kesmek zorunda değil. Işık şefi her gün bitiminde malzemesini söküp taşımak, sanat grubu her seferinde mekanı yeniden kurmak zorunda değil. Yönetmen mekan el vermediği için her sahneyi aynı açılardan çekmek zorunda da değil…
(Bizim ülkemizde hala gerçek mekanlarda kavga dövüş çekilmeye çalışan dizilerimize ve dizi çalışanlarımıza da burdan selam olsun. Onların burdakilerden çok daha zor işleri başardığı aşikar.)
İç mekanda bunu yapmak kolay ama ya dış mekanlarda durum ne diye düşünürseniz sizi Los Angeles’ın göbeğine kurulmuş olan New York sokaklarına buyur edelim.
Bizde İstiklal Caddesi’nde bir sahne çekmek dünyanın en büyük eziyetine dönüşür, insanların kameraya bakmamalarını sağlamaya çalışan asistanlar helak olurken, burda evinizin salonundaymış konforunda bir cadde sahnesi çekebilirsiniz.
Dev binaları kaldırımları restoran ve kafeleriyle çeşitli dönemlere adapte edilebilen bu dekor sokaklar bugüne kadar izlediğimiz pek çok filme ev sahipliği yapmış.
New York dışında çeşitli Avrupa kentlerine adapte edilebilen caddeler, göl kenarında bir mahalle, Desperate Housewives ‘in çekildiği sokaklar ve Geleceğe Dönüş filminden hatırlayacağınız Saat Kuleli meydan da bu dekorlar arasında.
Dev platoları gezerken, uçak kazası, deprem, sel, yangın, köpek balığı saldırısı, dev King Kong’un otobüsümüzün tepesine binmesi gibi olayların içinde buluyoruz kendimizi. Deprem anında metro istasyonunda olan otobüsümüzün bir kaç metre yanında duran benzin tankları patlıyor, ordan kurtulduk derken terk edilmiş bir Meksika kasabasında sel suları otobüsün etrafını sarıyor. Ordan da sağ kurtulduktan sonra araba kaza sahnelerini nasıl çektiklerini öğreniyoruz.
(bkz Örnek 1)
Bütün bu dekorları gezerken yanımızda olan yönetmen dostumuz Ömer Faruk Sorak’ın sözleri durumu özetliyor: “Bizim yaptığımız iğneyle kuyu kazmak…”
Olsun, bizim hala umudumuz var diyerekten kapanışı filmi ne kadar kötüyse canlı şovu bir o kadar iyi olan Waterworld ile yapıyoruz.

Günün sonunda onlarca film izlemiş, hatta yaşamış gibi tatlı bir yorgunlukla stüdyolardan ayrılıyoruz.
Evet yine Woody Allen’ı göremedik ama hiç yoktan meslektaşları King Kong, Transformers ve dinazorlarla güzel bir gün geçirdik diye avunuyoruz.